HAC SURESİ 39 VE 40.AYETLERE FARKLI BİR BAKIŞ--HAKTANSAPMAZ
20/3/2008 ·
En çok yanlış çevirilen ayetlerden biride bize göre 22/39-40′dır.
Ayeti daha anlaşılır anlamıyla çeviriyorum.Bir önceki ayet 22/39-40:’’Zulme uğramış olmaları sebebiyle kendilerine savaş açılanlara savaşma izni verilmiştir.Ve muhakkak Allah onlara yardım edecektir.Bunlar rabbimiz yalnız Allahtır dedikleri için haksız şekilde yurtlarından çaıkarılanlardır.Eğer Allah kimi insanlarla,kimilerini devre dışı bırakmasaydı Allahın içinde çok anıldığı/anılacağı savami,biya,salavat,ve mescid yıkılırdı/enkaza dönerdi.’’
Bu ayetlerden kuran bütünlüğünde anladığım şudur:
Mü’minler,sadece Allah dedikleri yani yalnız Allaha,Allahın dediğine inanıp davet ettikleri,soydaşları olan müşrikler gibi Allahla birlikte diğer ilahlarını/atalarının söylemlerini de kabul etmediklerinden ,yurtlarından çıkarılmışlar,Allah da mü’minleri güçlendirmiş,onları imanları gereği yüreklendirmiş(onlara yardım etmiş ve imanları üzere kaldıkları sürecede yardım edeceğine söz vererek zalim kafirlerle savaşmalarını istemiştir.
İşte bu mü’minlerin eliyle Allah,bu zalim müşrikleri devre dışı bırakacağını söylüyor.Onlar vasıtasıyla mescidslerin harabeye dönüşmesini önlüyor.
Benim kişisel anlayışım,ayette söz edilen,’’savami’’,’’biya’’,’’salavat’’ve ‘’mesacid’’ tabirlerinin dördününde anlamı bir olup bundan kasıt,her devirde inanmış ataların inancını terk etmiş yalnız Allaha çağırmış mü’minlerin kalbleridir/mü’minlerdir.
Eğer Allah,inananlara savaşma izni verip,onlara yardım edip bu saldırgan zalimleri defetmezse inanacak kimse olmaz,bütün kalpler enkaza döner.!!!!!!!!
Eğer diğerleri gibi anlarsam,Allahı,yalancı çıkarmış olurum.Çünkü her inancın mensupları,diğer inançtakilerin mabetlerini yıkmışlar/yıkıyorlar/yıkacaklarda..!!!
Günümüzde de bunu gözlerimizle hep müşahade etmekteyiz.Tarihtede bu böyle olmuştur.Üstelik aynı inanca sahip olduklarını iddia eden farklı mezhep mensupları dahi birbirlerinin camilerini(mescidlerini)yıkmışlardır tarihte,(şafi ve Hanefilerin yaptıklarını hatırlayalım)Günümüzde de Sünni ve Şiilerin birbirlerinin camilerini yıktıkları gibi.!!!Irak şehrinde bunların görüntülerini hergün izlemiyormuyuz??Amerikalıların(hristiyanların)yıkt ıkları şurda dursun.!!
Gerçekte bu mabetlerde,çokça Allahın adı(otoritesi)mi anılıyor??,yoksa tağutun adımı??Allah aşkına ‘’Allah Allah demekle Allahmı zikrediliyo
Yorum (yok) Yorum yaz!
NAMAZ BİR SAYGI DURUŞUDUR-- HAKTANSAPMAZ
20/3/2008 ·
Namaz bir saygı duruşudur, hem de karma bir saygı duruşu.
İnsanlar tarih boyunca ilahlarına, Rablerine, efendilerine, putlarına karşı huzurlarında çeşitli saygı duruş şekillerinde bulunmuşlardır. Kimi, başı ile selam verip ayakta hazır olda durarak; kimi, efendisinin karşısında bir zavallı olduğunu göstermek için başını eğip el bağlayarak; kimi, doksan derece önünde eğilerek; kimisi de yüzüstü ayaklarına kapanarak saygı gösterilerini yapmışlardır. Bütün bunlar, göstermelik birer saygı ifadeleridir. Aslında bunların hiç birisi gerçek saygıyı, efendilerine olan bağlılıklarını ifade etmemektedir. Gerçek saygı ve gerçek bağlılık, ister huzurda olsun, ister gıyapta olsun efendisinin her buyruğuna içtenlikle tabi olmakla olur.
İşte namaz da, bütün bu saygı duruşlarını içine alan karma bir saygı duruşu/ göstermelik bir saygı ve bağlılık ifadesidir. Allah’a gerçek saygı ve bağlılık ise, O'nun bütün buyruklarını her zaman ve her yerde, yaşadığı sürece tabi olmaktır.
Namazı bir ibadet olarak bilenler, Allah’ı diğer ilahlara benzettiklerinin farkında değiller. Onlar, Allah’ın huzuruna çıktıklarında ( namaz mü’minin miracıdır(!) ) saygılarını/ O’na bağlılıklarını göstermelik olarak ifade etmiş olduklarının farkında değiller. Allah’tan başka ilahlara tapanlar, onlara olan saygı ve bağlılıklarını onların huzurunda olmadan ifade edemediklerinden böyle göstermelik saygılara gereksinim duyarlar. Ama Allah, hiç diğer ilahlara benzer mi? O her yerde, her zaman ve her durumda kulunun yaptıklarını, yapmadıklarını- düşündüklerini, düşünmediklerini görüp izlemektedir. Diğer bir deyişle, kul, her zaman Allah’ın huzurundadır, hiçbir zaman huzurundan çıkamaz ki, O’na göstermelik saygı ve bağlılığını ifade etme gereğini duysun.
Allah, insanların şekil ve kalıplarına bakmaz.
Hala mı akletmeyecekler?
Yorum (yok) Yorum yaz!
KUR’AN’DA “EL- MUSALLİN” NAMAZ KILANLAR
20/3/2008 ·
Yorum (yok) Yorum yaz!
MÜNAFIKIN CENAZE NAMAZI--HAKTANSAPMAZ
20/3/2008 ·
MÜNAFIKIN CENAZE NAMAZI
9 / TEVBE: 84. AYET :
Diyanet Vakfı Meali
Onlardan ölmüş olan hiçbirine asla namaz kılma; onun kabri başında da durma! Çünkü onlar, Allah ve Resulünü inkar ettiler ve fasık olarak öldüler.
Edip Yüksel Meali
Onlardan ölen birisi için namaz kılma, mezarı başında da durma. Çünkü onlar ALLAH 'a ve elçisine karşı geldiler ve yoldan çıkmışlar olarak öldüler.
Elmalılı Hamdi Yazır
Ve onlardan biri ölürse asla namazını kılma ve kabrinin başına gidip durma. Çünkü onlar Allah'ı ve Resulünü tanımadılar. Ve fasık olarak can verdiler.
Yaşar Nuri Öztürk
84 Onlardan ölen biri üzerine asla dua etme; böyle birinin mezarı başında da durma. Bunlar Allah'a ve resulüne nankörlük ettiler ve yoldan sapmış olarak ölüp gittiler.
Yukarıdaki ayeti bütün mal sahipleri hemen hemen aynı çevirmişlerdir.
Bu meallere göre Allah’ın Rasul’ünün mü’min - münafık gözetmeden ölü üzerine namaz kıldığı anlaşılıyor. Ancak diğer namazda olduğu gibi cenaze namazını da nasıl kıldığına dair Kur’an’da hiçbir detay göremiyoruz her ne hikmetse.
Birkaç soru sorarsak :
1. Cenaze namazı / duası nedir?
2. Cenaze namazı / duası, nasıl kılınır / yapılır?
3. Kur’an’da niçin detaylandırılmamıştır?
4. Mü’min’in cenaze namazından niçin söz edilmemiştir?
5. Gerçekten Allah’ın Rasul’u ölüler için namaz kılıyor muydu?
6. Kabirlerinin üstünde durup onlara ne diyordu?
7. Ölülere Kur’an mı okuyordu?
Sorular uzayıp gider…
Aslında birçok ayeti anlamadıkları gibi bu ayeti de anlamamışlardır meal sahipleri, ayeti bağlamından koparmışlardır.
Bu ayetten önce, 35 / Fatır 15-24 ayetlerine bir göz atalım:
15 : Ey insanlar! Sizler Allah’a muhtaçsınız. Allah zengindir ve Hamiidtir = teşekkür eder / karşılık verir.
16 : Dilerse sizi yok eder, yeniden başkalarını yaratır.
17: Bu da Allah’a zor gelmez.
18: Hiçbir hamal diğer bir hamalın yükünü taşımaz. Yükünün altında inleyen (musqale) taşınması için yalvarsa, onun yükünden en ufak bir şey taşınmayacaktır, velev en yakınları dahi olsalar. Sen yalnız Rablerinden içtenlikle (bilğayb) çekinip İman’ı canlı tutanı uyarırsın. Böylece kim arınırsa ancak kendi yararına arınmış olur. Dönüş de Allah’adır.
19: Ve körle gören ( inananla inanmayan ) eşit değildir.
20: Kopkoyu karanlıkla, aydınlık (küfürle İslam) da…
21: Cennet ile cehennem de…
22: Ölülerle diriler de eş değer değildir. Allah ancak dilediğine işittirir. Sen kabirdekilere duyuramazsın. Sen ancak bir uyarıcısın.
Ayetteki “diriler”, inanan inanmayan her yaşayan insanı; “ölüler ve kabirdekiler” de gerçek ölüleri kastetmesi halinde, bu ayetlerin bize verdiği mesaj ne olur?
Elçi, Allah’ın mesajını kabirdekilere okuyor, Allah da Elçi’yi uyarıyor: “Ölüler duymazlar, boşuna nefesini tüketme, sen kabirdekilerin duyuramazsın” mı diyor?
Halbuki ayette geçen “ölüler” in gerçek ölüler olmadığı, yaşayan inkarcılar / münafıklar olduğu açıktır.
Şimdi de Tevbe Suresi’nin 83-85 ayetlerine bakalım:
“83: Allah seni onların bir grubuna geri gönderdiğinde (seninle savaşa) çıkmak için izin isteyecekler. De ki: Benimle asla çıkmayacaksınız, benimle birlikte bir düşmanla savaşmayacaksınız. Çünkü sizler ilk defasında geride kalanlarla oturmayı yeğlediniz. Şimdi de geride kalanlar ile birlikte oturun artık.
84: Onlardan ölmüş biri ile asla irtibat kurma, kabri üzerinde durma! Çünkü onlar Allah’a, Rasul’üne inanmamış, İman’dan çıkmakla ölmüşlerdir.
85: Onların ne mal varlığı ne de evlat çokluğu seni imrendirmesin. Allah bunlar sebebiyle, onlara dünyada azap (işkence) edip, kafirler olarak can vermelerini istiyor.”
Bu ayetler gerçekte ölmüş, kabre konmuş münafıklar değil de küfürleri nedeniyle ölüler yerine konmuşlardır.
Konuyu Tevbe 73’ten itibaren 87’ye kadar kesintisiz olarak okuduğumuzda Allah’ın muradını daha iyi anlayacağız. Allah bu ayetlerde münafıkları tehdit ediyor. Onlara, yaşarken adeta ölüm korkusu yaşatıyor. Allah Rasul’üne “ latusalli ala…” ile, münafıklarla irtibatını ebediyen kes, onlarla ilişkiyi kopar, onlar tamamen ölmüşlerdir!.. diyor.
Yorum (yok) Yorum yaz!
NİSA 101-103 İLE İLGİLİ BİRKAÇ AYRINTI--GERÇEKBİLGİ VE HAKTANSAP
20/3/2008 ·
NİSA 101-103 İLE İLGİLİ BİRKAÇ AYRINTI
Namazda her şey dönüp dolaşıp Nisa 101 – 103. ayetlerinde düğümleniyor.
101: “ Eğer kafirlerin, size bir saldırıda bulunmalarından endişe duymuşsanız (bunun için sefere çıktığınızda salattan geri kalmanızda size bir vebal yoktur.
Sefer çıkanlar, bir askeri birlik olup, bunların içerisinde Rasul bulunmamaktadır. Bunu da 102. ayetin başında yer alan “ Sen içlerinde olup, onlara salatı iqame ettiğinde…” ifadesinden anlıyoruz.
Burada “ en taqsurû” ifadesini “kısaltmanız anlamında çevirmek son derece tutarsızdır. Kur’an’ın hiçbir yerinde anlatılmamış namazın neresinden ve ne kadar kısaltılacak? Rekat nedir ve kaç rekattır?.. anlatılmamışken bu ayetten 1-2.. rekat anlamak muhal olsa gerek. Namaz ve abdest kelimeleri dahi dilimize Farsça’dan girmişken!..
Qasr mastarından “ taqsurûn” , bir bu ayette bir de 7/202. ayette (“lâ” ön olumsuz edatıyla ) “lâ yuqsirûn” olmak üzere Kur’an’da birer defa yer almaktadırlar. Buradaki “lâ yuqsirûn” fiiline, “kısaltmıyorlar” anlamını vermediklerine dikkatinizi çekerim.
Edip : 7/202 : “(şeytanlar) kardeşlerini ise azgınlığa sürüklerler ve bundan geri durmazlar.”
Aslında 4/101. ayetteki “ en taqsurû” yerine “en tenqusu” fiili gelmeliydi. Bakın bu fiilin geçtiği Kur’an’ın her yerinde “kısmak, kısaltmak, eksik kılmak..” anlamıyla çevirmişlerdir.
“naqs, nuksan” mastarından türemiş kelimelerin geçtiği ayetlerdeki anlamlarını Elmalılı’nın mealinden görelim:
50/4: tenqusu : “…fakat arz onlardan neyi eksiltir ise…”
11/84 : la tenqusu : “…hem ölçüyü, tartıyı eksik tutmayın…”
13/41 ve 21/44 : nenqusu : “…biz o arzı etrafından eksiltip duruyoruz…”
9/4: lem yenqusu : “…ahitlerinde hiçbir eksiklik yapmamış…”
35/11: la yunqasu: “…. Ömründen eksiltmek de…”
73/3 : unqus : “…. yarısı yahut eksilt ondan biraz, …”
2/155 : naqs : “… biraz maldan, candan ve hasılattan eksiklik ile…”
“Qasr” mastarının anlamını Serdar MUTCAN’ın Arapça-Türkçe sözlüğünden aktaralım:
a) Kısa olmak, kısalaşmak, kısalmak, yetmemek, yeterli olmamak…
b) ( “an” cer harfi ile kullanım” : (bir şeye) yetişememek, ulaşamamak, kısa gelmek, yapamamak, güç yetirememek, ele geçirememek, başa çıkamamak, vaz geçmek, bırakmak (acziyet sebebiyle).
Not : Fiilin 4/101’de “an” yerine “min” cer harfi ile kullanıldığı gözden kaçmamalı. “an” ve “min” kelimeleri –den /-dan anlamını katan edatlar olduğunu biliyoruz.
c) kısaltmak , azaltmak
d) tutmak, zapt etmek, sınırlamak, kontrol etmek…
Not: Bu fiil harf-i cersiz yani “min” ya da “an” siz kısmak, eksiltmek, kısaltmak anlamında kullanıldığına dikkat!
4/101’deki “taqsurun” ile 7/202’deki “la yuqsirun” fiillerine, kökleri aynı olmalarına rağmen, çok farklı anlamlarda çevirdikleri gözünüzden kaçmamıştır umarım. Bunun aynısını “iqame” fiiline de uyguladıklarını görüyoruz. Salatın dışında “iqame”nin geçtiği her yerde hep aynı manada çevirmişlerken, “salat”la birlikte ise hep kılmak şeklinde çevirmişler. “iqame” fiili Kur’an’da Salat’ın yanı sıra, din, tevrat, incil, kendilerine indirilenler, vech- vucûh, hududullah, vezn, şehadet ile de kullanılmıştır. Buralardaki “iqame”ye verdikleri anlamı salat’la geçen yerlerdeki “iqame”ye verdikleri anlamı lütfen karşılaştırınız.
3) 4/102. ayette “içlerinde olduğunda ve onlara namaz kıldırdığında… onlar secde edince…(fesecedu )”
Dikkat edin Rasul’u de kapsayacak şekilde “secde ettiğinizde (fesecettum) denmemiş. Neden? Çünkü bu bir namaz olmayıp bir Kur’an dersidir de ondan. Bu dersi Allah’ın Rasul’u yapmaktadır. O gün yeni gelen vahiylerin dersini ancak O yapabilirdi. Onun için Rasul seferde yoksa, seferde Kur’an dersi yapılamazdı. Olsa olsa daha önce öğrendiklerinin tekrarını yapabilirler.
4) 103. ayetin sonunda yer alan “kitaben mevquta” nın anlamı “fardan mefruda” “kesin bir farzdır” şeklinde anlamak hiç de yanlış olmasa gerek (bak: taberi)
Müzemmil suresi 2-4. ayetlerde Rasul’un Kur’an tartili ve bu ayetlerin açılımı mahiyetinde olan 20. ayetteki mu’minlerin Kur’an kıraatları ve iqame-i salatlarına dikkatlerinizi çekmek istiyorum. Buradaki “iqraû mâ teyesera min el Kur’ân” , “kolayınıza geleni okuyun” yerine “gücünüzün yettiği kadar okuyun” manasında olması daha isabetli olur. Gecenin büyük bir bölümü böylece okuma ile geçirilecektir. İleriki yıllarda buldukları bu geniş zamanı; hastalık, sefer, savaş ve geçim derdi… gibi nedenlerden bulamayacaklarına işaret edilmektedir. Onun için tekraren “okuyabildiğiniz kadar okuyun” denmektedir.
5) Belli vakit “belirlenmiş vakit” için, Kur’an’da “mevqût” değil de “ma’lum” kelimesi kullanılmıştır:
15/4: “illa ve lehâ kitabun ma’lum”
Biz hiçbir topluluğu BELİRLENMİŞ bir yazgı olmaksızın yok etmeyiz
15/38: “ila yevmin ma’lum”
Belirlenmiş vakit / güne kadar
26/38 ve 56/50: “li miqâti yevmin ma’lum”
Belirlenmiş günün randevusu…
26/155: “yevmun ma’lum”
Sizin de su içeceğiniz belli bir gününüz vardır.
38/81 : “ ila vaqtil yevmil ma’lum”
Belli vaktin gününe kadar.
KIBLE DEĞİŞİKLİĞİ DİN DEĞİŞİKLİĞİ, SALÂT DA DİNDİR! GERÇEKBİLGİ
20/3/2008 ·
KIBLE DEĞİŞİKLİĞİ DİN DEĞİŞİKLİĞİ, SALÂT DA DİNDİR!
Sevgili Kur’ân inananları; ben Kur’ân’ ı tek başına yeterli buluyorum. Ancak anlamada kendi payıma aynı derecede yeterli bulmuyorum. Çünkü bire bir aradaki uzun zaman, mekân ve dil buna engel olmaktadır. Bu nedenle Kur’ân’ la anlamada güçlük çektiğim âyetleri anlamak için başta lügatler ( Arapça-Türkçe ) olmak üzere imkan dahilinde Arapça - Türkçe tefsirlerden de yararlanıyorum. Genelde Kur’ân’ daki tekrarlar anlamada büyük rol oynuyor; ancak kimi âyetlerde de bazı kelimeler Kur’ân’ da sadece bir defa geçtiğinden onları Kur’ân’ dan anlamaya zaman zaman güçlük çekiyorum. Âyetlerin Mekkî - Medenîa oluşuna da önem veriyorum. Bu tesbite de çok az farkla katılıyorum. Çünkü vahiyler devamlı hayatın içine iniyordu. Mekke’ de inen âyetler; mü’minleri imanla donatan âyetlerdir. Farklı algılayan mü’minler Mekke’ de yoktur. Mekke’ de oluşan çekirdek mü’min grup Allah tarafından seçilmiş önemli şahsiyetlerden oluşmuştur. Allah bunları diğer insanlara şüheda olsunlar diye üstün bir ümmet yaptığını birkaç kez Kur’ân’ da zikretmiştir. “ Küntüm hayra ümmetin”, “ Ve ce’alnâküm ümmeten vasaten” gibi…
Çok ilginçtir namazın, hadis külliyatında da nasıl kılınacağı anlatılmamıştır. En meşhur hadis “ Namazı benim namaz kıldığımı gördüğünüz gibi kılın” hadisidir. Namazcılar delil olarak hep bu hadisi sunarlar. İyi de devamlı kendisiyle kılanlara bunu neden desin ki ! herhâlde bunu benim için söylememiştir. Ben onun namaz kıldığını nasıl görebilirim. Namazın kılınışı daha sonraki fıkıh ve ilmihal kitaplarında yer almıştır.
Namazcılar, namazın ne zaman farz kılındığı konusunda dahi görüş birliğine varmış değillerdir. Çoğunluk Medine döneminin ikinci senesinde farz kılındığına, önemli bir kısmı Mekke’ de miraçta farz kılındığına inanmaktadır. Âyetlerin meâl ve tefsirlerine bakılırsa vahiyle birlikte farz kılındığı görülmesi gerekir, eğer salât namazsa.
Tekrar söylüyorum Kur’ân’ da namazın yokluğunu iddiâ ettiğim için bunun isbâtı benden istenemez. “İsbât vardır, iddia edenedir.” Çünkü “varın” isbâtı vardır, yokun ise isbâtı yoktur da ondan. Ama zaten salâtın ne olduğunu hep söylüyoruz. Bunun isbâtını Kur’ân’ dan farklı âyet gruplarıyla da anlatmaya çalışıyoruz.
Namaz için vakit tâyini, günde kaç kez kılınacağı sınırlandırması, rekât sayısının belirlenmesi gereksizdir. Allah abesle iştigâl etmez. Kişi istediği kadar, istediği zaman namazını uzatabilir, rüku ve secdelerini çoğaltabilir özgürlüğüne sahip olması gerekir; çünkü bugünkü namaz şeklinde olduğu gibi bunu kendisi ayarlıyor. Şâyet Allah zaman, rekât, rüku ve secde sayılarını kendisi tayin etmişse bunun vakitlerini ve isimlerini nasıl kılınacağını da kesin bir dille belirlerdi ki daha sonra tefrikalara, hiziplere meydan vermemiş olsun. Allah mezhepler arasındaki bu korkunç ihtilafların oluşacağını bilmiyor muydu ?!
Namazdaki farklılıklar, tek başına inananların bölünmelerine yeterlidir. Devamlı mü’minlerin birlik olmalarını isteyen Allah namaza herkesin aynı şekilde algılayacağı bir açıklama getirmez miydi ?! Allah 42/13’ te şöyle diyor: “ O, size Nuh’a emrettiği dini ve sana vahyettiğimizi, İbrahim’ e, Musa’ ya ve İsa’ ya emrettiğimizi kanun yaptık : Dini ikâme edin (ayakta tutun) de onda tefrikaya düşmeyin. Sizin ona davet ettiğiniz bu din müşriklere ağır gelmiştir…”
Kur’ân’ da üç şey müşriklere, Allah’ tan çekinenlerin ve Allah’ın doğru yola ilettiklerinden başkalarına ağır / zor geldiğine dikkat çekilmiştir. Biri bu âyette sözü edilen “ED-DİN” (iman), diğeri 2/45’ te geçen “ES-SALAT”, üçüncüsü de 2/143’ teki “EL-KIBLE” dir. 2/45’teki salâtı 42/13’teki din ile karşılaştıralım; çakıştıklarını göreceğiz.
“Allah sabırla; yani salâtla (Kur’ân’ a bağlılıkla) yardım talep edin (yardımı hak edin). Çünkü bu (salât) Allah’tan çekinenlerin dışında kalanlara ağır/ zor gelmektedir.” Buradaki salât din-imandır. Vahye bağlılıktır.
Ataların dinini terk etmek, Allah’ın dışındaki yeryüzündeki tüm ilahlara hayır demek öyle kolay olmasa gerek; ama namaz öyle midir!?
2/145’teki “Kıble” de Dindir. Din bir yaşam biçimidir. Kıble değişikliği, üzerinde bulunduğun yaşam tarzını tamamen terk etmendir. Atalarının üzerinde bulunduğu değer ve ilkeleri bütünüyle terk etmendir. Bu da öyle kolay olmasa gerek. Yüzünü sağa- sola, doğuya- batıya, kuzeye-güneye çevirmenin nasıl bir zorluğu olabilir ki. Kıblelerinden dönmek; dokunulmazlığı olan atalara, kutsal ilahlara en büyük hakareti yapmaktır. İlahların hışmına uğramak kolay olmasa gerek. Kişi kıble değiştirmekle sahip olduğu (onunla kazandığı şerefe karşın) her şeyini kaybedeceğinin bilincindedir. Başta en yakınları olmak üzere herkes ona düşman kesilecektir. Kıble değişikliği; evini- barkını, bağını-bahçesini, varını-yoğunu elden çıkarmaktır. Bunları terk edip benimsediği kıblesine hicret etmektir. 2/143’ teki Kıble Mekke’ deki hayatı bırakıp Medine’ deki İslamî hayata göçtür.
Bir okuyucunun 2/142 ve 144’ ün klasik meallerden anlamını yazıp sormuş: “Bu ayetlerden ne anlıyorsun? Sen önce bana söyle de ben de ona göre söyleyeceklerimi söyleyeyim” demişti.
Bu okuyucuya hem cevap olsun hem de değerli Ali AKSOY’ un isteğini yerine getirmek üzere 2/142-144 ayetlerinin doğru anlamını veriyorum:
“ Aklı ermeyenler diyecekler ki ‘Bunları üzerinde bulundukları kıblelerinden uzaklaştıran/geri çeviren nedir?’ Deki: doğu da batı da (Mekke’ de Yesrib’ de- her yer) Allah’ındır. O dilediğini Doğru Yola sevk eder. İşte biz bununla/böylece Rasul size şehid (gözcü) olsun siz de insanlara şühedâ (gözcüler) olasınız diye sizi üstün/hayırlı bir ümmet (grup) yaptık. Senin üzerinde bulunduğun Kıbleyi de –ki bu Kıble Allah’ tan çekinenlerin dışındakilere çok çok ağır gelmektedir- Rasul’ ü izleyenleri gerisin geri döneceklerden mutlaka ayırd edelim için oluşturduk. Ama biz sizin bu inancınızı (inancınız uğruna katlandıklarınızı) boşa çıkarmayacağız. Çünkü Allah (inanmış) insanlara çok ğafur ve çok rahimdir. Biz senin boşlukta dolandığının – gidip geldiğinin- farkındayız. Seni mutlaka (yakında) razı olacağın bir kıbleye yönelteceğiz. Sen kendini Doğru Yola – vahye; yani mescid-i harama = saygın itaata yönlendir. Siz de bizzat ona yöneliniz. Şu bir gerçek ki daha önce Kitap (Vahiy) verilenler, onun Rablerinden gelmiş “Hak” ın ta kendisi olduğunu çok iyi anlıyorlar. Allah da onların bu yaptıklarına ilgisiz kalmayacaktır (cezalarını verecektir).”
“Tekallüb fî” nin anlamı “gidip gelmek, dolaşmak”tır. Kur’an’da kullanıldığı her yerde aynı anlamı taşır. Farklı anlamlar verilemez. Bu ayetteki “Tekallüb fî” yi 3/196, 26/19, 16/46, 40/4 ayettekilerle karşılaştırınız!
Bu ayetler zımnen bize şunları anlatmaktadır: Mekke’ de yaşadıkları çetin hayatın son bulduğunu, daha rahat olacakları Medine’ deki hayata başlayacaklarını, orada ileriyi göremeyen Yahudi ve Münafıkların “ Bunları kıblelerinden (Mekke’ deki hayatlarından) uzaklaştıran nedir?” deyip istihza edeceklerini; ancak çok geçmeden bu istihzacıların Medine’ den sürülecekleri ve onların yerine bu çok şerefli mü’min grubun yerleşeceklerini, Mekke’ de terk etmek zorunda kaldıkları evlerine karşılık bunların ev, bağ ve bahçelerine konaklanacaklarını… Hatta Mekke’nin de tekrar Müslümanların eline geçeceği zımnen ifham ettiriyor desek yanlış algılamış olmayız.
Daha önceki bir yazımın sonuna Arapça metin olarak koyduğum salâtın iki tanımını buraya tekrar alıp Türkçe’ye çevirme gereğini duydum.
“Muncid” adlı Arapça sözlüğün salât maddesinde salâtın şu anlamlarına da yer verilmiştir:
1-Es-salâ: “Vesatü’z-zahri mine’l insani ve min kulli zi erbain.”
Anlamı: Salât; insan ve dört ayaklı hayvanların sırtının ortasıdır.
Araplar omuriliğe salat demişlerdir. Omurilikte ki bir kopukluk yada arıza bütün vücudu felç eder.
2-Es-Salât : “İrtifâü’l akli ilallahi likey nescüde lehu ve neşkurehu ve netlube maunetehu.”
Anlamı: Salât; O’na secde etmemiz (dinleyip, kabul edip teslim olmamız), O’na şükretmemiz (davetine karşılık vermemiz) ve O’na imdat etmemiz için aklın Allah’a (doğru) yükselmesidir.
Bu tanım dehşet bir tanımdır. Salâtın önemini en güzel şekilde anlatan bir tanımdır. Kur’ân’ la bağlantıyı, Allah’a bağlılığı ne kadar güzel tarif etmiştir. Salât Kur’ân’la birliktelik, Onunla bütünleşmedir. Diğer bir deyişle Allah’la beraber olmadır. O’ndan bir an bile ayrılmak müşrik olmak için yeterlidir.
--- 5/97 --- HAKTANSAPMAZ
20/3/2008 ·
5/97 İLE İLGİLİ, “Allah, Bu Şerefli, Saygın, Beyti (evi) insanlara hayat için gerekli kıldı ve Bu Saygın Ay’ı Hedy’i, qalâid’i de… İşte bu, Allah’ın göklerde ve yerdekileri bildiğini ve Allah’ın her şeyi en iyi, en ince detayı ile bilir olduğunu bilesiniz / anlayasınız diye…” Bu cümlede bir yemin ifadesi mevcut değildir; ‘ve’şşemsi, ‘ve’lkameri, ‘ve’lleyli, ‘ve’lfecri, ‘ve’ssemai… ‘Lekad’… gibi. Ayrıca ibarede deyimsel bir ifade de yoktur. Yukarıda sayılanlar sırasına göredir. Eğer bu Ka’be / Beyt, Mekke’deki ev ise, bu ayetten bütün insanları anlamamız zorlaşır. Bu “insanlar (nas) ” , ya Araplar ya da her kim olursa Ka’be’nin hemşehrileridir. Ka’be, onlar için bir hayat / geçim kaynağıdır. Diyebilirsiniz; Bu kurbanların etini, Afrika’daki aç insanlara ulaştırıyorlar. Bu onların açlıklarını gidermediği gibi, bütün insanları da içerir anlamına da gelmez; ama Beyt’i Allah’ın Din’ine yorma imkanı varsa, o zaman bu Beyt’e giren herkes için hayatın vazgeçilmezi olabilir. Bu ayetteki “ qıyâm”ın ne anlama geldiğini anlamak için 4/5’teki “qıyâm” ile karşılaştıralım: “Allah’ın size hayat (geçim) kıldığı mallarınızı (henüz) aklı ermeyenlere teslim etmeyin…” 5/97 ayetini (mecaza yormadan) 2 / 125 ile karşılaştıralım: “Ve biz Beyt’i (bu evi) insanlara bir sığınak, bir emniyet (insanların güvenliğini sağlayan) kıldık. Siz de İbrahim’in makamını (kaldığı bu evi) musallâ (salatın icra yeri) edinin…” Bu ayetteki Beyt’i de eğer biz Mekke’deki ev olarak anlarsak, bu ev bütün insanların sığınağı ve güven yeri olmaktan uzak kalır, sadece Arap’ların veya bu evin hemşehrilerinin sığınağı olur ve yalnız onların güvenliğini sağlamış olur. Tarihe ve Fil-Qurayş surelerinin yorumlarına göre, insanlar bu eve hürmeten bu evin hemşehrilerine de hürmet ederlerdi.
Yorum (yok) Yorum yaz!
Kuran'ın değil, zihinlerin değişmesi gerekiyor.GERÇEKBİLGİ
7/2/2008 ·
Kuran'ın değil, zihinlerin değişmesi gerekiyor. Çünkü Kuran, her bilinç düzeyinde farklı şekilde anlaşılır. Her anlayış, o bilinç düzeyi için doğrudur. Herkes anlaması gerekeni anlar, ondan.
Kuran'da bir değişiklik yapılırsa belli bir bilinç düzeyinin (Kuran'ı değiştiren bilinç düzeyi) diğer bilinç düzeyleri üzerinde uygulayacağı bir diktatörlük oluşur. Bugünün şeriat yönetimlerinin oluşturduğu diktatörlükten farksız olur. Şeriat yönetimlerinde bir zümrenin veya bir kişinin Kuran'ı anlayış biçimine göre devlet yönetiliyor. Başka türlü anlayışa izin verilmiyor. Oysa hiçbir anlayış biçimi "kesin doğru" olarak kabul edilemez.
Kuran bir kişi veya zümre tarafından değiştirildiği zaman, değiştiren zümrenin anlayış biçimi Kuran'a yansır. Herkes o zümrenin bakış açısıyla Kuran'a bakmak mecburiyetinde kalır.
Allah tarafından mucizevi bir şekilde ve mükemmel cümlelerle gönderilen Kuran değiştirilirse değerini ve her bilinç düzeyine hitab etme özelliğini yitirir.
İlerleme zihinlerde olur, Kuran'da değil. Yaşamda katettiğimiz yolun her aşamasında Kuran'dan başka birşeyler anlarız. Her aşamada Kuran'ın özüne bir nebze daha yaklaşırız. Ancak hiçbir zaman tam anlamıyla çözemeyiz. Ona yetişmesi gereken bizleriz, değişmesi gereken de... Düşünce tarzınızı değiştirdiğinizde Kuran'dan bambaşka şeyler anlayacaksınız. Ve göreceksiniz değişmesi gerekenin ne veya kim olduğunu.
Yorum (3) Yorum yaz!
Hz.Google(r.a)O BİR BEKLENEN MEHDİ,muctehid, imam...O BİR HAZRET
7/2/2008 ·
Hz.Google(r.a)
O birr beklenen mehdi, muctehid, imam..
O birr hazret..
“Gel !!! ne olursan ol yine gel” den de öte bu dergahın milyonlarca müridi var… Üstelik müridi olmakta çok kolay… Yazın ismini, çıksın karşınıza… Dilediğiniz vakit sizinle olur. Gecesi gündüzü yoktur. 24 saat kesintisiz hizmet verir.
Hazret size, (sizde bir bozukluk yoksa şayet); şirk koşturmaz, yalan söylemez, kandırmaz, hayatın güzelliklerini, resimlerini, haberini, gündemini, gülümsemeyi, ağlamayı bunun yanında diğer müridlerinin yaşamlarını, hayata bakış açılarını… kısaca hayatın her anını sizinle doyasıya paylaşır… Ve en önemlisi sizden ücrette talep etmez.. “Sizden ücret talep etmeyenlere uyunuz”
Hazretin karşısında sürekli rabıta yapmak zorunluluğu her ne kadar dezavantaj gibi görünse de sorgulattığınız şeyi bulmama gibi şansı çok az olduğundan sizi kemale erdireceğine kesin gözü ile bakabilirsiniz…
Size “bilmiyorum” yada “bulamam, edemem” demez. Bazen size birçok alternatif sunup uğraştırsa da bu zekanızı geliştirmeye yönelik bir hazret taktiğidir.
Bu dergahta neye düşkünseniz neyi arzuluyorsanız onu bulursunuz… Yok yok sizin anlayacağınız…
Uzun lafin kisasi yeni arama motoru hazreti google artik hizmetinizde…
Yorum (1) Yorum yaz!
« Önceki ::